İstanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İstanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5.2.14

Son 3 hafta...

Son paylaşımı 17.01.2014'de yapmışım. O günden beri ayıptır söylemesi popomuzu 1 dk yere koyamadık...

18 Ocak'ta Düğün Hikayesi® 2014'ü açtık,ilk çekimimizle. Harika bir gün,harika bir çift ve çok güzel fotoğraflar çıktı. Bu yıl, "Ece ve Baran" gibi olsun bütün çiftlerimiz ;)


22 Ocak'ta Ankara'da 2.si düzenlenen Düğün Ankara fuarı başladı. 22-26 Ocak'ta Congresium'da ikamet ettik. Son 11 ayda 2 Türkiye,1 Avrupa fuarı ile rekora koşuyoruz :))






Ekipten fotoğrafı olmayan 2 akıllı daha var :)) Tuğrul ve Emre. 

*
 Max FM dj'i Nur ve nişanlısı Orçun da bizi ziyaret etti. 
Nunu çoooookkk teşekkürler,tekrar :)






*

Elbette ziyarete gelen, çağrıma kulak verip,albümü/duvağı/papyonu ile gelenler ise candır :)
Gencolar,çok teşekkür ederiz tekrar tekrar. Çok mutlu olduk :)


*

26 Ocak'ta bir çekim daha gerçekleştirdik. Ki biz fuardayken, o yağmur ve soğukta çekimi Serhat yaptı.


***
Bitti zannediyorsanız,çok yanılırsınız...
26 Ocak akşamı biten fuarın ardından 2 gün ofise yığılan eşyalarla cebelleşip,kabaca yerleştirip İstanbul'a
oradan da bir katalog çekimi için Çorlu'ya geçtik.

İstanbul'da Ece ve Ali'nin bebişleri Aras'ı görme imkanımız oldu.
Minik fırlama,fuarın başladığı gün doğduğu için doğum fotoğraflarında Burçin Çobanoğlu imdada yetişti :)
Teşekkürler Burçin...


Neyse, Hayyam'a, Cağaloğlu'nda Yelda'ya uğradıktan sonra Çorluya doğru yollandık...
Çorlu'da bir fırın firmasının katalog çekimlerini yaptık.
Annem, teyzemlerde Muratlı'da olduğu için 2 gün çekim bitimi,akşamları onları görme imkanımız oldu.

Ben, Tombiş ve Nazo :)

*

Pazar günü evimizdeydik... Dinlenemeden,görüşmelere kaldığımız yerden devam ediyoruz.
Bugün artık kendimi öyle bitkin,bezgin hissediyorum ki anlatamam. Hafta sonu çekim var. Dinlenmem gerek ama pek fırsatım olacak gibi durmuyor program...

Görüşürüüüüz...






2.7.12

sokak müziği...

Fatih Akın'ın yönettiği The Bridge The Sound Of Istanbul «İstanbul Hatırası» belgeselinden, Siya Siyabend'in sokak müziğine bakışı...


23.6.10

Buse


Hisar, Kuruçeşme, sahil boylu mu?

Arnavutköylü mü,
Ortaköylü mü?
Kız sen İstanbul’un
neresindensin...
Emirgan, Bebek, Aşiyanlı mı?
Sarıyer, Tarabya, İstinyeli mi?
Yeşilyurt, Florya,
Bakırköylü mü?
Kız sen İstanbul’un
neresindensin...
Erenköy, Kadıköy,
Üsküdar’dan mı?
Esentepe, Yıldız,
Beşiktaş’tan mı?

Buseciğim...
Sen İstanbul’un neresindensin?

Halkalı’da oturuyordu Buse...
Yarımburgaz Mahallesi’ndeki Bosphorus City’nin önündeki tarlalardan Kimsesizler Mezarlığı’na çıkmıştı ki, lağımı geç Altınşehir’dir, bomba patladı.

(Altınşehir’in adı hem altın, hem şehir ama, bildiğin mezra... Sokakta bulunan sahipsiz cesetleri gömerler Kimsesizler Mezarlığı’na... Yapayalnız binlerce insan vardır, Türkiye’nin en kalabalık şehri İstanbul’da... Mezarlık manzaralı Bosphorus ise, 1 milyon dolara.)

Görüldüğü gibi, Buseciğimin ikametgâh durumu uymuyor o şarkıya... Güya İstanbul’da yaşıyordu ama, yoktu o satırlarda... Çünkü, şarkılarımızdaki romantizm yok artık İstanbul’da.

Milyonerle zilyonerin kıç kıça, azınlığın İsviçre gibi, çoğunluğun Afganistan gibi yaşadığı, insanların gülümsemediği, birbirine selam vermediği, komşusunu tanımadığı, örgütlerin cirit attığı, yuvalandığı, kim kime dum duma, vahşi bir şehir burası... Rant yağmasıyla, oy avcılığıyla servet kazanırken insanlığını kaybeden; ülkenin öbür ucu yanarken, şehit tabutları yağarken, ee-eh bana ne diye, eğlenceye doludizgin devam eden... Gazi Mahallesi’nde, Okmeydanı’nda Ümraniye’de atılan molotofları, sanki başka ülkedeymiş gibi televizyondan seyreden... İlelebet böyle yaşamaya devam edebileceğini zanneden, yabancılaşmış bir şehir.

Buseciğim, milattır...

Türkiye’nin en zengin şehrinde, çavuş babasının maaşı yetmediği için dershaneye gidemeyen, ücretsiz Mehmetçik Dershanesi’ne gitmeye çalışırken hayatını kaybeden Buseciğim.

Umursamazlığın kaçınılmaz sonucu olarak, çok uzakta zannedilen terör artık buradadır... Ve, bir tatlı huzur çok uzaktır artık İstanbul’a.

*********

Her akşam haberlerde çıkan şehit askerlerle ilgili haberleri izleyemiyorum artık. Boğazım düğüm düğüm, sürekli ağlıyorum. Böyle haber izlenmez diyorum kendi kendime. Yüzümü yıkayıp geri geliyorum ki nafile....

*********

Yılmaz abi'nin kalemine sağlık yine, her zamanki gibi;
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/15108231.asp?yazarid=249&gid=61

10.2.09

İstanbul'un Tılsımları -Son-

Bugün tılsımlarla ilgili makalenin son kısmını yazacağım ve son :)

Onuncu tılsım da bir kahin marifetiydi ki, yine Sultanahmet Meydanı'nda olup, şehri yılanlardan , akreplerden, hulasa zehirli haşere ve çiyandan korurdu.

Biririne sarmal dolanmış, üç gövdesi, üç başı olan ejder şeklindeki tunç tılsımın iki başının ne zaman kırıldığı ve bu yüzden İstanbul'un başına ne gibi felaketler geldiği bilinmez.

Halk arasında Yılanlı Sütun namıyla tanınmış olan tılsım, Sultanahmet Camii yapılırken toprak altında kaldı, o zaman şehri haşere bastı, bunun üzerine yeniden ortaya çıkarıldı. Ama Sultan II.Selim, at üzerinde buradan geçerken, bir topuz vurunca ejderin batıya bakan kafası koptu. O an İstanbul'Un batı yakası yılan istilasına uğradı.

On birinci tılsım bir kahramanlık abidesiydi ki, 32 adam boyunda olup, kesme taşların birbiri üstüne dizilmesiyle yapıldığı için Örme Sütun diye bilinirdi.

Bu tılsım, ne zaman yılgınlık doğsa, ne zaman ahalinin ruhu daralsa kerametiyle imdada koşar, İstanbul ahalisini ferahlatırdı. Bu yüzden ki, Bizanas'ın nice imparatoru ona sahip çıkmıştı.

Bizans İmparatoru Konstantin, bu sütunu, babası I.Basileios'un savaştaki başarılarını tasvir eden kabartmalarla kaplatmıştı. Hatta mermer kaidesinde şunlar yazardı: "Konstantinos, Rodos şehrindeki dev abideyle rekabet edecek bir harika yaratmak istedi."

Ama Latin istilası sırasında işgalciler bu tunç kabartmaları söktü, eritip para bastı.

Evliya Çelebi bu saydıklarımızdan başka yedi tılsımdan daha söz eder. Bunların yedisi de (nedense) Altımermer diye bilinen mahallededir. Koca Mustafa Paşa-Fındıkzade arasında yer alan Altımermer'de vaktiyle yedi mermer sütun vardı.

Bunlardan birini Kavala tiranı Fliko inşa etmişti. Bunun üzerinde tunçtan bir sinek vardı ki durmaksızın vızıldar, o sayede şehre asla sinek girmezdi.

Yedi mermerin ikincisine İlahi Eflatun da bir sivrisinek resmi çizdirmişti ki, o sayede şehre asla sivrisinek girmezdi.

Üçüncü sütuna İlahi Hipokrat bir leylek resmi yapmıştı ki, bu leylek yoluna devam edeceği yerde şehirde yuva kuran leylekleri helak ederdi.

Dördüncü sütuna İlahi Sokrat tunçtan bir horoz yapmıştı ki, bu horoz yirmi dört saatte bir ötünce şehrin bütün horozları da ötmeye başlardı. İstanbul'un horozları seher vaktinden başka, gafilleri uyandırmak için gece yarısı da öterdi.

Beşinci sütuna İlahi Fisagor tunçtan bir kurt yapmıştı ki, bu sayede İstanbul'un bütün koyunları çobansız meralarda vahşi kurtlarla birlikte gezerdi.

Altıncı sütuna İlahi Aristoteles bir genç adam ve bir genç kadın resmi çizmişti ki, şehirde kavgalı, dargın eşlerden biri gidip bu sütunu kucaklarsa o an barışırdı.

Yedinci sütuna Calinus Hakim kalaydan iki yaşlı acuze yapmıştı ki, şehirde eşinden boşanmak isteyen gidip bu sütunu kucaklarsa ayrılık olurdu.

Evliya Çelebi, İstanbul'un karalarında hüküm süren tılsımlardan başka, şehri kuşatan denizlerde hüküm süren tılsımları da anlatır ki bunlar altı taneydi.

Birinci tılsım, Çatladıkapı'daydı. Burada uzak zaman tiranlarından Güngörmez Padişahı'nın sayarı, sarayın bahçesindeyse, dört köşe bir sütun üzerinde tunçtan tılsımlı bir dev heykeli vardı. Ne zaman ki İstanul'a Akdeniz tarafından düşman gemileri gelse, anılan tunç dev ateş püskürtür, bütün gemileri yakardı.

İkinci tılsım, kadim Kadırga limanında bağlı yekpare bakırdan bir gemiydi ki, zemheri kış ayında ve yılda bir gece sefere çıkardı. İstanbul'da ne kadar sihirbaz, büyücü, falcı avrat varsa hepsi bakır gemiye doluşur, sabaha kadar çığlıklar atarak denizde dolaşırdı.

Üçüncü tılsım, keza yine bu bakır geminin benzeri olup Tophane rıhtımında dururdu. Zemheri kış ayında ve yılda bir kez sefere çıkan gemi Karadeniz'i muhafaza ederdi. Rivayet o ki, Muaviye oğlu Yezid, Galata'yı fethedince bu gemiyi parça parça etmişti.

Dördüncü tılsım, Sarayburnu'ndaki tunçtan üç başlı bir ejderhaydı. Akdeniz, Karadeniz ve Üsküdar'dan gelen düşman gemilerine bu ejder ateş saçıp, hepsini yakardı.

Beşinci tılsım yine Sarayburnu'nda, 300 yüksek direk üzerinde 360 tür deniz deniz yaratığının şekillerinden oluşurdu.

Altıncı tılsım bolluk getirirdi. Erbain mevsiminde kırk gün kış olduğu vakit, balıklar, tılsımın etkisiyle dalga olmadan kıyıya vurur, bütün İstanbul halkı bolluğa kavuşurdu.

Daha sonra bu tılsımlar Hz.Muhammed'in doğum gecesi büyük depremden yıkılmıştı...

Bugün dahi kimi izleri gündelik yaşamımızda görülebilen bu inanışlar, hem Bizans hem de Osmanlı dönemlerinde İstanbul halkının ortak endişe, korku, coşku ve umutlarını ifade eder. Ve Evliya Çelebi tarafından günümüze taşınan bu hurafeler, en azından atalarımızın çaresizliğe düştüklerinde pes etmeyip nasıl yaşama sarıldıklarını göstermesi açısından hatırlanmaya değer.

Magazine Turkiye- Şubat 2009
Makale: Gazeteci Ümit Bayazoğlu

9.2.09

İstanbul'un Tılsımları 8 - 9


Herkese günaydın. Pazar günü kocacımla, senaryosunu daha önceden yazdığımız bir kurgu çektik. Hayli yorucuydu. Ama çok güzel sonuçlar aldık.

Bu tılsımlar o kadar çok ki, umarım okumaktan sıkılmamışsınızdır...

Sekizinci tılsım, Yerebatan Sarayı'nın önündekİ Milion* adlı küçük bir sütundu ki, ilk bakışta hiçbir şeye benzetilemezdi.

Rivayete göre Konstantin zamanında, imparatorluğun sahip olduğu her şehir ve her kaleden işaret olsun diye bir taş istendi. O zaman şehre yedi iklimden birbirinden değerli rengarenk ve nakışlı taşlar gelmeye başladı. İmparator Konstantin, meydanda üst üste istif edilen bu taşları saydırdı.

Üç kere yüz bin çeşit taş gelmişti. Hesap ettiler ki, imparatorluk üç kere yüz bin kale ve kente malikti.

Sonra bunların dünya durdukça dursun diye, geldikleri yerin düzeni içinde hipodroma yerleştirilmesini emretti. Fakat ustalar bir türlü düzen tutturamadı.Ancak Çelebi'ye göre, Ayasofya'yı yapan Ağnados'un oğlu Mimarbaşı Uryari, Milion taşını kendine kerteriz* seçince işin içinden çıktı. Sırrı sabit ibret bir alametti.

Dokuzuncu tılsım, yine Sultanahmet Meydanı'nda, kırmızı renkli dört köşe yekpare taştan üstü nakışlı bir tılsımdı ki, dört köşesinde birer tunç kürsü üzerinde sabitti. Usta bir kahin tarafından, dünya döndükçe İstanbul'un başına nelerin geleceğini, ne gibi olayların yaşanacağını gösteren resimlerle süslenip tılsımlanmıştı. Bunlara dikkatlice bakanlar Madyanoğlu Yanko'dan Fatih'in Yeniçerilerine kadar herkesi görebilirdi. Görüp de bilmediklerimiz ise, henüz yaşamadıklarımızın alametleriydi.

Bu tılsımın kaidesinin dört cephesinde dört resim vardı. Resimlerden birinde Evliya Çelebi'ye göre Madyanoğlu Yanko, gerçekteyse İmparator Theodosius, yüzünü doğuya sırtını batıya vermiş bir halde tahtında oturur. Kaidenin bir başka cephesindeyse, bu sütunun 300 nefer ve bocurgat(çıkrık) marifetiyle nasıl ayağa kaldırıldığı resmedilmiştir.

Aslında bu sütunu İmparator Theodosius Mısır'dan getirip diktirmişti. Sütun, Firavun III.Tutmosis'e aitti. Ancak kaidesi Bizans devrinde yapılmıştı.

*Milion Taşı: Romalılara göre dünyanın merkezi olan yer. Dünya hükümranlığını elde eden Roma İmparatorluğu dünyanın başladığı yer olarak burayı seçmiş.
Kerteriz: Bir yerin nerede bulunduğunu pusula ile ölçme.

Fotograf: wikipedia
Kaynak: National Geographic Magazine Turkiye- Şubat 2009
Makale: Gazeteci Ümit Bayazoğlu

Hepinizi mutlu haftalar, iyi çalışmalar...

7.2.09

İstanbul'un Tılsımları 6 - 7




Altıncı tılsım Zeyrek’te, Pantokrator Manastırı altındaki sarnıçta saklıydı. Bu tılsım diğerlerinden farklı olarak hiçbir derde derman olmaz, ama rüyalara korku salardı. Her sene zemheri ayları, kış geceleri bu sarnıçtan nice karakoncoloz* cadı çıkıp şeytan arabalarına doluşur sonra seher vaktine kadar girip çıktıkları rüyalara kabuslar saçardı. Gün ağarınca yine arabalarına doluşur, sarnıca girip kaybolurlardı.

Pantokrator Sarnıcı Osmanlı döneminden bugüne kadar depo, atölye, çöplük ve bazen de evsizlere ev oldu.

Yedinci tılsım, Ayasofya Kilisesi’nin güneyinde dört yüksek sütunun üzerinde Cebrail, İsrafil, Mikail ve Azrail melek hazretlerinin heykellerindeydi. Evliya Çelebi’ye göre İstanbul’u salgın hastalıklardan ve bilhassa veremden, vebadan koleradan koruyan dört heykelden biri doğuya, biri batıya, biri kuzeye ve biri güneye yönelmişti.

Bunlardan Cebrail hazretleri yılda bir kere kanat çırparsa bolluk, bereket; yok eğer İsrafil hazretleri kanat çırparsa kıtlık olurdu. Mikail hazretleri kanat çırparsa isyan çıkar, maazallah Azrail hazretleri kanat çırparsa veba galip gelirdi. Bu suretler, Peygamber efendimizin dünyaya geldiği gece meydana gelen depremde yıkılmışlardı.

Evliya Çelebi’nin sözünü ettiği bu “suretler”, olasılıkla, üzerinde, İmparator Konstantin’in at üstünde heykeli olan sütunun kaidesinde bulunuyordu.

*Karakoncoloz: Gündüzlerin en kısa olduğu, güneşin ekvatordan en uzak olduğu dönem olan 25 Aralık ile 6 Ocak tarihleri arasında yaşadığı yeraltı dünyasından çıkarak insanlara zarar vermeye çalıştığı varsayılan iblislerin adıdır.
TDK'ya göre;Çocukları korkutmak için kendisinden söz edilen, gerçek dışı bir yaratık, umacı, hayalet.

Fotograflar
Pantokrator Manastırı: wikipedia
Ayasofya: blogcu.com

Kaynak: National Geographic Magazine Turkiye- Şubat 2009
Makale: Gazeteci Ümit Bayazoğlu

6.2.09

İstanbul'un Tılsımları 4 - 5

Dördüncü tılsım, günümüzde Beyazıt Meydanı denilen yerdeydi. İmparator Theodosius tarafından yaptırılan Tauri Meydanı'ndaydı ki, Beyazıt Hamamı önünde dururdu.

Bu sütun Gezbazya adında bir kahin tarafından şehri veba illetinden korumak amacıyla tılsımlanmıştı. Nitekim bu sütun ayakta durduğu müddetçe şehirde vebadan eser yoktu. Sonra Sultan Beyazıd bu sütunu yıktırıp, taşlarıyla yerine gönül açıcı bir hamam yaptırdı. Fakat tılsımın yıkıldığı gün Sultan Beyazıd'ın oğlu vebadan öldü.

O günden sonra da İstanbul salgın hastalıklardan başını alamadı.

Yıkımıyla İstanbul'un başına türlü dertler açan sütundan artakalmış bir kaç taşı, bugün Laleli-Beyazıt arasındaki Süpürgeciler Çarşısı'nın önünde ve Beyazıt Hamamı'nın duvarlarında görebilirsiniz.

Beşinci tılsım, Edirnekapı yakınındaki Tekfur Sarayı'nın avlusundaydı. Siyah renkli bu sütun üzerinde tunçtan gayet korkunç bir ifrit heykeli vardı. Bu ifrit, yılda bir kez lanet ettiği zaman, ağzından düşmanları kahreden ateş saçılırdı. Kim ki bu ateşten bir kıvılcım alıp da evinde, dükkanında ocağına koyarsa, bu kişi ölünceye kadar o ateş sönmezdi.

Maalesef bu tılsımlı sütundan günümüze hiçbir iz kalmadı.



Fotograf bana ait. En son Aralık ayında İstanbul'a gittiğim de çekmiştim. Evimiz Tekfur Sarayına çok yakın. Ama hiçbir zaman sarayın kapısındaki koca koca asma kilitlerin açıldığını görmedim. Çürümeye terkedilen başka bir tarihi miras...

Kaynak: National Geographic Magazine Turkiye- Şubat 2009
Makale: Gazeteci Ümit Bayazoğlu

5.2.09

İstanbul'un Tılsımları 3



Üçüncü tılsım, Fatih-Saraçhane başında göğe yekpare bir mermer direk üstünde duran sandukada saklıydı.

Bu sandukanın içinde, geçmiş zaman İstanbul krallarından birinin vakitsiz ölümüş, biricik kızı yatarmış. Bu yüzden halk ona Kıztaşı dermiş ki, rivayete göre bu sütunu kucaklayan kızlar asla bakire ölmezmiş. İmparator Marcianus da bu anıtı çok sevmiş ve üstüne kendi heykelini dikmiş...

Anıt, üç kademeli mermer kaidenin üzerindedir. Günümüzde kaidenin altındaki kademeler toprak altında kalmıştır.

Kaidenin üç cephesinde birbirinin eşi olan kabartmalarda defne yapraklarından oluşmuş bir çelenk içerisinde I ve X harfleri görülür. Kaidenin dördüncü cephesinde, simetrik konumda, karşılıklı duran iki Zafer Tanrıçası Nike figüründen biri ise zaman içinde kaybolmuştur.

8,75 metre yüksekliğindeki sütunun tepesinde Roma-Korint üslubunda bir başlık yer alır. Anıt, 1894 yılında yaşanan depremde hasara urar. Marcianus'un heykelinin ne zaman yıkıldığı bilinmez.


Kaynak: National Geographic Magazine Turkiye- Şubat 2009
Makale: Gazeteci Ümit Bayazoğlu

Kıztaşı'nın bulunduğu yeri haritada da göstermek istedim.


Ben ilk ve ortaokulu Kıztaşı'na çok yakın bir okulda okudum. Bu nedenle hemen her gün o yollardan geçtim. İstanbul'un pek çok tarihi eseri gibi yıllar boyu restorasyonlar yapıldı. Ancak pek çoğu gibi Kıztaşı da yanlış restorasyona maruz kalan bir tarih mirası...

Kıztaşı ve yanlış restorasyon ile ilgili bir yazıya da BoyutPedia'dan ulaşabilirsiniz.

3.2.09

İstanbul'un Tılsımları 1

National Geographic Türkiye'nin 2009 Şubat ayı sayısında yayınlanan "İstanbul'un Tılsımları"nı parça parça sizinle paylaşmak istiyorum. Parça parça yazmamdaki sebep hayli uzun olması. Okurken canınızın sıkılmasını değil, hevesle okumanız ve yaşadığınız şehrin efsanelerini gözünüzde rahatlıkla canlandırabilmenizi istiyorum.

"İstanbul'un Tılsımları", Gazeteci Ümit Bayazoğlu'nun National Geographic Türkiye için kaleme aldığı ilk makale. Evliya Çelebi'nin "Seyahatname"inden günümüze ulaşan gerçeküstü hikayeler...


Fi tarihinde hüküm sürmüş, adı gerçekle söylenceler arasında kaybolmuş imparatorlar devrinde, yedi iklimden gelmiş yetkin mimarlar, mahir mühendisler, kahinler, yıldızbilimciler İstanbul'a toplanmıştı.

Şehir o zaman o kadar şen,şatır ve bakımlıydı ki, nice alim, bilgi ve ecerisini göstermek için sanki aralarında yarışa girmişti.
Biraraya geldiler ve İstanbul halkını yer ve gök afetlerinden, barbarlardan, salgın hastalıklardan, yangınlardan korumak için şehrin 7 tepesine 24 tılsım kurdular.

Gelgelelim Roma İmparatorluğu'nun Hıristiyanlığı meşru kabul etmiş olan ilk imparatoru Constantinus(324-337), Bizans devri saltanatını başlatırken, rivayet tarihinin pagan tiranlarından kalma nice alameti yerle bir etti. Ama bunlar o kadar güzeldi ki, kimilerine kıyamadı, yerine bıraktı ve hatta bunlardan birinin tepesine kendisinin at üzerinde heykelini diktirdi. İşte bu sayede kimi tılsımlar günümüze kadar ayakta kalabildi.

İstanbul'u karış karış dolaşmış, sonra da görüp işittiklerini yazmış "ilk yerli turistimiz" Evliya Çelebiydi ve hemen her seyyah gibi anıtların izini sürmiştür.

TILSIM 1

İstanbul'u koruduğuna inanılan tılsımlı anıtlardan biri, bugün Avratpazarı denen yerde, bin parça beyaz mermerden dört köşe bir kaide üzerinde, minareden bile yüksek, içi merdivenli bir sütundu.

4o metre yükseklikteki anıtın üzerinde Çelebi'ye göre, "Madyanoğlu Yanko'nun İran, Horasan, Hindistan seferlerini anlatan", baştan aşağı sarmal tunçtan tasvirler vardı. En tepesinde yekpare mermerden bir loca ve bunun içinde ise peri yüzlü bir zamane güzelinin heykeli dururdu. Peri yüzlü bu tatlı cadı daima şehrin ufuklarını gözetirdi. Sınır boylarında ne zaman düşman görse korkusundan öyle tiz bir çığlık atardı ki, o an yeryüzünde ne kadar kuş varsa tünediği yerden kalkar, İstanbul'a doğru kanat çırpardı. Kuşlar heykelin üzerinde dönerken nice kere yüz binlercesi telef olup yere düşer, İstanbul halkı da alıp bunları yerdi.

Evliya Çelebi'ye göre, İmparator Konstantin döneminde peri yüzlü güzelin heykeli locadan kaldırıldı. Yerine çanlar takıldı. Ruhbanlar buna çıkıp etrafta düşman gözetir, icabında çan vururlardı.

Asırlarca bu böyle kaldı. Sonra İmparator Arcadius, bunun çevresine çekidüzen verip, tepesine de kendi heykelini diktirdi. O yüzden buna Arcadius sütunu dediler. Sonra tılsım, gücünü tamamen yitirdi. Gel zaman git zaman, nice depremlerde Arcadius heykeli de düşüp kırıldı...

Sütun, Sultan Ahmet devrine kadar ayakta kalmış, ancak yangınlardan, savaşlardan yorgun düşmüştü. Nihayet çevresine zarar vereceğinden korkularak 1715'te yıktırıldı. Ama beş adam boyundaki kaidesi yıkılamayıp yerinde kaldı. Vaktin ermişleri bunu da tılsımın gücüne yordular. Eğer günün birinde yolunuz Cerrahpaşa'ya düşerse, siz de apartmanların arasında sıkışıp kalmış Arcadius sütununun kaidesini görebilirsiniz...

Kaynak: National Geographic Magazine Turkiye- Şubat 2009
Makale: Gazeteci Ümit Bayazoğlu

Not: Arkadius Meydanı Cerrahpaşa Cami’nin yanındaydı.İmparator Arkadius’un sütunu bulunduğundan onun adıyla anılmaktaydı.Türkler esir pazarı olması dolayısıyla burayı Avrat pazarı olarak isimlendirmişlerdir.
Cerrahpaşa Camii, bugün Fatih ilçesinde, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'nin üst kapısının bulunduğu cadde üzerinde Aksaray'a giden cadde üzerindedir. Arkadius Sütunu'nun kaidesi ise bu Cerrahpaşa Caddesi üzerinde Haseki Kadın sokak'ta apartmanların arasında sıkışıp kalmıştır.

Fotograf www.wowturkey.com dan alınmıştır.

23.1.09

Sevdiğim Yerler Mimi

İstanbul, doğduğum büyüdüğüm ve aslında hiçbir yere değişemeyeceğim yegane şehir... Ben bir İstanbul aşığıyım. Her köşesini seviyorum... Bir sırası yok aslında ama en çok sevdiğim yerlere başlıyorum...

Fatih'te büyüdüm ben. Aslında Fatih'in bir ucu olan Edirnekapı'da... Beni mimleyen Gece gibi ben de baba evine giderken tuhaf duygular içerisine giriyorum... 24 yılım geçti bu yollarda. Ben sizler kadar her hafta anne-babasını ziyaret edebilen şanslılardan değilim. Yılda 1-2 kere gidebiliyoruz... Burası benim büyüdüğüm sokak. Sevmemin en büyük sebebi 2.dereceden sit alanı olması. Her yerde cumbalı evler vardı eskiden. Sonraları sadece Kariye Müzesine inen sokaklarda kaldı cumbalı evler...


Evden çıkıp yürüyerek Fatih, Vezneciler, Beyazıt, Sultanahmet, Cağaloğlu ve oradan da Eminönüne yürümeyi hep sevdim... Bu sıra bazen tersine döner, sokak aralarına dalardım. Elimde fotoğraf makinesiyle, tek başıma... Her telden insan manzarasına rastlayabilirsiniz. Yollar, binalar hatta bazen insanlar tarih kokar... Derin bir nefesle içinize çekersiniz o tarihi...


Sirkeci



Çakmakçılar Yokuşu



Beyazıt



Bab-ı Ali



Sultanahmet


Sonra bir de yine yürüyerek Eyüp'e gidersiniz. Oradan teleferikle Pier Loti'ye çıkar, bir bardak çay ile şehri seyre dalarsınız...



Sonra Beyoğlu... Beyoğluna dair ilk anım herhalde 10 yaşıma dair. Annemle birlikte AKM'ye "Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz" oyununa gitmiştik... O yaşta bir çocuk bu kadar ağır bir oyuna götürülür mü diyebilirsiniz :) İyi ki gitmişiz, hala hatırlıyorum oyunu :) Sonraları Beyoğlu benim 2. evim gibiydi :) Müzik, alkol ve geniş arkadaş gruplarıyla muhabbetler... Şimdilerde İstiklal Caddesi bana çok çok kalabalık gelse de ara sokaklarını hep sevdim. Galatasaray Hamamının alt sokağında, merdivenle inilen bir arada Koyu Kahve adında bir kafe vardı. En son uğradığımda kapanmıştı :( Oraya gidip kitap okumayı ve kahve içmeyi çok sevdim...



İstiklal Caddesi



Canlı Performans



Çukurcuma

Vapura binmeyi, üsküdar'a motorla geçmeyi, elbette denizi çok özlüyorum. Ama Büyükada benim için hep çok özel oldu. Büyükadayı çok severim... Aklıma da hemen Sezen Aksu'nun şarkısı gelir :))) Ada vapuru yandan çarklı, bayraklar donanmış caf caflı, simitçi, kahveci, gazozcuuuu :)



Daha çok uzar bu liste :) Hadi Ankara'dan da bir yer yazayım Eymir'i sevdim bir :)

Ben de embir ve malla'yı mimliyorum, nereleri seversiniz efenim :)

Çok öpüyorum hepinizi...

24.12.08

Ankara'da İlk Kar :)

Herkese günaydın,

Dün akşamdan beri heyecanla kar yağmasını bekliyordum. İstanbul'da kar yağması çok sık görülen bir olay değildir.Belki de şu Ankara'nın tek sevdiğim özelliği "KAR" :) Sabah uyanıp perdeleri açtığımda çığlıklar atarak aşkımmmm kar yağmış diye evin içinde koşturdum :))
Bu sabah evimin camından minik bir kar manzarası :)


Önce dün akşamı paylaşmak istiyorum sizinle. Son bir kaç gündür canım nasıl irmik helvası istiyordu anlatamam. Bir paket irmik almıştım. Paketi bir açtım ne göreyim böceklerle paketlenmiş :( Hemem çöpe attım. Eşimle telefonda bir şey isteyip istemediğimi sorunca hemen iyi bir paket, mümkünse vakumlu bir paket irmik istedim. Sevgili kocacıımm akşam marketten bir bir sürü kahve ve bir paket irmikle geldi :) Yemekten hemen sonra helvayı yaptım. Helva demlenirken bir yandan Planet Earth'ten bir kaç bölümü usb belleğe atıp tv'de izlemeye ve yeni aldığımız kahveleri denemeye koyulduk. Nescafe Vanilla, tadı inanılmaz hoş ve içimi çok güzel. Hemen fotoğrafları eklemek istiyorum.
İrmik helvasının altına malzemeleri ve tarifi de yazıyorum :)




İrmik Helvası için;
1,5 su bardağı irmik
1 su bardağı şeker
2 su bardağı süt
3 yemek kaşığı tereyağ(dolu dolu)
1 avuç dolmalık fıstık

Yapılışı;
Tereyağını tencereye koyup eritiyoruz. Fıstıkları ve irmiği beraber kavuruyoruz. Bir taraftan sütü kaynatıyoruz.Fıstıklar pembeleşince sütü yavaş yavaş (birden dökmeyin fokurdayıp üzerinize sıçrar)döküyoruz. Hemen şekeri ekleyip karıştırmaya başlıyoruz. İrmik sütü çekene kadar karıştırıyoruz. İrmik sütü çekince altını kapatıyoruz. Tencerenin ağzına bir bez örtüp, kapağını kapatıyoruz. Demlenmeye bırakıyoruz. Sonra da afiyetle yiyoruz :)

Erkek kardeşim çok sever irmik helvasını. Şehir dışında okuduğu dönemde ayda bir eve gelirdi. Gelmeden de arayıp helva yapın diye sipariş verirdi benim şişmanım :) Yanımda olsaydı beraber afiyetle yerdik ...

4.10.08

İstanbul'u Özledim Beennn!!!

Biraz fotoğraf düzenledim bu akşam. İstanbul'u özledim hayli... Bir kaç İstanbul fotoğrafımı paylaşayım istedim... İstanbul...